Reflections

Bizim İlahımız da Sizin İlahınız da Birdir

14 Ekim 202617 dk okuma3.527 kelime

Kur’an’ın Ehl-i Kitap Anlayışı Üzerine Bir Tefekkür

Başlamak için kaydır

Kur’an’ın Ehl-i Kitap Anlayışı Üzerine Bir Tefekkür

Giriş: Aynı Yaratıcıya İnandığımızın Ne Kadar Farkındayız?

İman, insanın varlıkla ve hayatla kurduğu en temel bağdır. Her şeyden önce iman, bu kâinatın kendiliğinden var olmadığını; onu yoktan var eden, varlığını devam ettiren ve bütün varlıkları ilmi, kudreti ve hikmetiyle kuşatan bir Yaratıcı’nın bulunduğunu kabul etmektir. O Yaratıcı birdir; eşi, ortağı ve benzeri yoktur. Göklerin, yerin, insanın ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’tan başka ilah yoktur.

Allah Teâlâ insanı başıboş ve gayesiz yaratmamıştır. Bizi imtihan için yaratmış; kendisini tanımamız, O’na yönelmemiz, O’nu sevmemiz ve sevgimizi hayatımızdaki teslimiyetle göstermemiz için bize varlık vermiştir. İnsan, Allah’ın yarattığı varlıklar içerisinde özel bir kıymete sahiptir. Kendisine akıl, irade, vicdan ve hakikati arama kabiliyeti verilmiş; yeryüzünde sorumluluk taşıyabilecek, maddî varlığın sınırlarını aşarak mânen yücelebilecek bir istidatla yaratılmıştır. İnsan, Allah’ın lütfuyla alâ-yı illiyyîne, yani varabileceği en yüksek manevî makamlara yükselmeye; O’nu tanıyan, seven ve O’na teslim olan bir kul olmaya namzettir.

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’den itibaren Allah Teâlâ insanlığı kendi hâline bırakmamış, onları hakikate ulaştırmak ve kendisini tanıtmak üzere peygamberler göndermiştir. Hz. Âdem’den Hz. Nuh’a, Hz. İbrahim’den Hz. Musa’ya, Hz. İsa’dan Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberler, insanları aynı hakikate çağırmışlardır: Allah birdir, yalnız O’na kulluk edilir ve insan O’na teslim olarak gerçek kurtuluşa ulaşır.

Bu bakımdan peygamberlerin getirdiği mesajların merkezinde, insanın Asıl Sevgili’yi tanıması vardır. İnsan, yaratılmışlara duyduğu sevgiyi aşarak kendisini yaratan Allah’a yönelmeli; O’nun isim ve sıfatlarını tanımalı, O’na güvenmeli, herşeyin dizginini O’nun tuttuğunu görmeli, O’nu sevmeli ve hayatını O’nun rızasına göre şekillendirmelidir. Allah da kendisini tanıyıp seven, peygamberlerine iman eden ve O’na teslim olan kullarına kendisine muhatap olma şerefini yani Cenneti vaat etmiştir.

İşte iman, yalnızca Allah’ın varlığını kabul etmekten ibaret değildir. O’nun birliğini tanımak, kendimizi O’nun kulu bilmek, gönderdiği peygamberlere inanmak ve hayatımızı bu teslimiyetin gerektirdiği şekilde yaşamaktır. Bu temel hakikat üzerinde düşündüğümüzde, Hz. İsa’ya vahyedilen kitaba inananların da, Hz. Musa’ya indirilen kitaba inananların da Allah’la ve peygamberlerle olan ilişkilerini daha doğru bir zeminde değerlendirebiliriz.

Biz Müslümanlar, Yahudilerin ve Hristiyanların Kur’an’da “Ehl-i Kitap” olarak anıldığını biliriz. Bunun onların ilahî kitaplarla ve peygamberlerle ilişkili dinî geleneklere mensup olduklarını ifade ettiğinin de farkındayızdır. Fakat acaba bu kavramın taşıdığı derin manayı, özellikle de aynı Yaratıcıya iman etmenin ne anlama geldiğini, yeterince düşünüyor muyuz?

Bir Müslüman Allah derken, bir Hristiyan dili ingilizceyse God-ispanyolcaysa Dios-aramikse Alaha derken veya bir Yahudi Adonai derken kainatın tek Yaratıcısına sesleniyorsa, aynı Yaratıcı’ya kulluk ediyor değil miyiz?

Kur’an bu soruya oldukça açık bir cevap verir:

“Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir (aynı ilahtır). Biz sadece ona teslim olmuş kimseleriz.”

Ankebût Suresi, 29:46

Üstelik bu ifade, Ehl-i Kitap ile en güzel şekilde konuşulmasını öğütleyen bir ayetin içerisinde yer almaktadır.

Bu ayet üzerinde biraz durduğumuzda, Kur’an’ın semavi dinler arasındaki ilişkiye özel bir önem verdiğini ve yalnızca farklılıklar üzerinden değil, ortak bir ilahî kaynak ve Yaratıcı inancı üzerinden ele aldığını görürüz.

Burda Kuran ehl-i kitabı nasıl konumlandırmış, buna bi odaklanalım.

1. Ehl-i Kitap: Ortak Bir Yaratıcı

Kur’an’ın Ehl-i Kitap ile ilgili kullandığı dil gerçekten dikkat çekicidir. Allah Teâlâ, Hz. Muhammed’e şöyle buyurur: “De ki: Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım…” Âl-i İmrân Suresi, 3:64

Burada bir çağrı vardır. Fakat bu çağrı, ortak hiçbir noktası bulunmayan insanlara yapılmış bir çağrı değildir. Ayetin özellikle “aramızda müşterek olan bir söz” ifadesini kullanması son derece anlamlıdır.

Kur’an, bir yandan inançlar arasındaki ayrılıkları ele alırken diğer yandan üzerinde buluşulabilecek ortak bir zemine işaret etmektedir. Nitekim Ankebût Suresi’nin 46. ayeti bu ortaklığın merkezini açıkça belirtir: “Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir.” Müslümanların iman ettiği Allah, Hz. Musa’yı peygamber olarak gönderen Allah’tır. Hz. İsa’yı peygamber olarak gönderen de O’dur. Hz. İbrahim’in Rabbi de O’dur.

Bakara Suresi’nin 136. ayetinde Müslümanlardan, Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya ve diğer peygamberlere verilmiş vahiylere iman ettiklerini söylemeleri istenir. Dolayısıyla İslam inancında peygamberlerin getirdiği ilahî mesajların kaynağı birbirinden farklı tanrılar değildir.

Elbette Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam arasında önemli teolojik ayrılıklar vardır. Ancak bu ayrılıkları anlamak için öncelikle hangi ortak zeminde bulunduğumuzu görmek gerekir. Aynı Allah’a yöneldiğimizi kabul etmek, Allah hakkındaki bütün tasavvurlarımızın aynı olduğunu söylemek değildir. Tam tersine, ortak bir Yaratıcı inancını kavramak, ortak bir Peygamber silsilesine inandığımızın farkında olmak, ayrılıklarımızı daha doğru bir zeminde daha kardeşçe değerlendirebilmemize yardımcı olur.

2. Kur’an’daki Helal Gıda Hükmünün Düşündürdükleri

Ehl-i Kitap ile aramızdaki ilişkiyi anlamak bakımından Kur’an’daki helal gıda hükümleri de oldukça düşündürücüdür. Mâide Suresi’nin üçüncü ayetinde Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların etinin haram olduğu bildirilir. En’âm Suresi’nin 121. ayetinde ise Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanların etinin yenilmemesi emredilir. Bu hükümler, hayvan kesiminde Allah’ın adının ve tevhid inancının taşıdığı öneme işaret etmektedir.

Bununla birlikte aynı Kur’an, Mâide Suresi’nin beşinci ayetinde şöyle buyurur: “Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.” Mâide Suresi, 5:5

Bu ayette geçen yiyecek ifadesinin, tefsir ve fıkıh geleneğinde belirli şartlarla Ehl-i Kitabın kestiği hayvanları da kapsadığı kabul edilmiştir. Burada insanı düşünmeye sevk eden bir ilişki bulunmaktadır. Bir tarafta Allah’ın Müslümanlara kendisinden başkası adına kesilen hayvanların etlerinin yenmesini yasaklaması, diğer tarafta Yahudi ve Hristiyanların yiyeceklerinin, belirli dinî şartlar çerçevesinde Müslümanlara helal kılınması, Yahudi ve Hristiyanların da hayvanlarını aynı Yaratıcı adına kestikleri çıkarımını yaptırıyor bize.

Elbette bu ayetlerin uygulanmasına ilişkin kesim şartları, Allah’ın adının anılması ve hangi etlerin helal sayılacağı gibi konularda mezhepler arasında fıkhî yorum farklılıkları bulunmaktadır. Bu sebeple Ehl-i Kitabın kestiği her hayvanın, hiçbir şart aranmaksızın helal olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Ancak bu fıkhî ayrıntıların ötesinde, üzerinde durulması gereken önemli bir anlam vardır:

Kur’an, Ehl-i Kitap ile Müslümanlar arasında yalnızca teorik bir benzerlikten söz etmemekte, günlük hayatı ilgilendiren hükümlerle de bu dinî yakınlığın bir boyutunu ortaya koymaktadır. Bu yakınlığın en açık teolojik dayanağı ise yine Ankebût Suresi’nin 46. ayetidir: Bizim ilahımız da onların ilahı da birdir. Bu hükümler birlikte okunduğunda, Kur’an’ın Ehl-i Kitabı çok tanrıcı topluluklarla veya Allah’ı inkâr edenlerle aynı kategoride değerlendirmediği görülür. Ehl-i Kitap, her ne kadar İslam’ın tevhid anlayışından ayrılan inançlara sahip olsalar da, ilahî vahiy ve peygamberlik geleneğiyle ilişkili topluluklardır.

Âl-i İmrân Suresi’nin 55. ayetinde Allah Teâlâ, Hz. İsa’ya hitaben şöyle buyurur: “Ey İsa! Seni vefat ettirecek, sonra katıma yükselteceğim; seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnız banadır. Ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda ben hükmedeceğim.”

Bu ayet, Hz. İsa’ya uyanların, yani Hristiyanların, inkâr edenlere karşı kıyamete kadar belirli bir üstünlük ve hâkimiyet konumunda bulunacağını haber vermektedir. Buradaki üstünlüğü yalnızca siyasî veya askerî bir hâkimiyet şeklinde değil; tarih boyunca Hristiyan toplumların ilim, eğitim, düşünce, kurumlaşma, şehirleşme, temizlik, sağlık ve medeniyet alanlarında ortaya koydukları gelişmeler bağlamında da değerlendirmek mümkündür.

Nitekim tarihten günümüze uzanan süreçte, Hristiyan toplumların önemli bir bölümünün eğitim, entelektüel üretim, bilim, hukuk, şehir düzeni ve sosyal kurumlar bakımından, Allah’ı ve vahyi bütünüyle inkâr eden toplumlara kıyasla daha ileri bir seviyeye ulaştığı görülmektedir. Bu durum, ayetin işaret ettiği tarihî gerçekliğin bir yansıması olarak düşünülebilir. Bununla birlikte ayeti belirli bir topluluğun her dönemde ve her alanda mutlak üstünlüğünü bildiren bir hüküm şeklinde değil, Hz. İsa’ya nispet edilen inanç bağının inkârcılıktan farklı bir konuma sahip olduğunu bildiren ilahî bir beyan olarak anlamak daha isabetlidir. Buradan hareketle Kur’an’ın Ehl-i Kitabı belirli bir inanç ve tarih çerçevesi içerisinde konumlandırdığı anlaşılmaktadır. Kur’an, Müslümanları iman kardeşliğiyle birbirine sıkı biçimde bağlarken Ehl-i Kitabı da vahiy, peygamberlik ve ortak yaratıcı inancı bakımından ayrı bir kategoriye yerleştirir. Ancak bu yakınlık, Ehl-i Kitabın bütün inançlarının İslam’la aynı olduğu anlamına gelmez. Kur’an’ın dengeli yaklaşımı, hem ortak zemini görmeyi hem de teolojik farklılıkları korumayı gerektirir.

3. İman Kardeşliği, İnsanlık Bağını Ortadan Kaldırmaz

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Müminler ancak kardeştirler.” Hucurât Suresi, 49:10

Bu ayet, İslam’ın en önemli toplumsal ilkelerinden birini ortaya koyar. Müminler arasında iman bağına dayanan doğal bir kardeşlik vardır. Bu kardeşlik, doğal bir dayanışmayı, merhameti, yardımlaşmayı ve birbirinin hukukunu gözetmeyi gerektirir. Fakat burada üzerinde düşünülmeye değer ince bir nokta bulunmaktadır. Müminlerin kardeş olduğunun bildirilmesi, diğer insanların bizimle hiçbir kardeşlik bağı taşımadığı anlamına gelir mi?

Kur’an’ın başka bir ayeti, bu soruyu daha geniş bir insanlık perspektifinden değerlendirmemize imkân tanır: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık.” Hucurât Suresi, 49:13

Bahis mevzu olan ilk ayette iman kardeşliğine vurgu yapılırken, bu ikinci ayette bütün insanlığa seslenilmektedir.

Demek ki Kur’an’ın çizdiği çerçevede farklı aidiyet düzeyleri bir arada bulunabilir. Bir insanla aynı imanı paylaşabiliriz; başka bir insanla aynı ilahî vahiy geleneğinden gelen inançları paylaşabiliriz; bütün insanlarla da aynı yaratılışa mensup olmanın, Hz. Adem’in çocukları olmanın ortaklığını taşıyabiliriz. İman kardeşliği bizim için doğal, özel ve kıymetli bir bağdır. Fakat bu bağın kıymeti, diğer insanlarla aramızdaki insanlık bağının değersizleşmesini gerektirmez. Aksine, imanımızın bize kazandırdığı merhametin, adaletin ve güzel ahlakın yalnızca kendi topluluğumuzun sınırları içerisinde kalmaması tüm cihana yayılması, Muhterem M. Fethullah Gülen (ra) Hocaefendi’nin dediği gibi kalbimizde her insan için oturulacak bir sandalye bulundurmak tüm insanlığa gönderilen Peygamber(sav) in ümmetine yakışan şeydir.

4. Ayrılıklarımız Aynı Allah’ı Nasıl Anladığımızla da İlgilidir

Burada önemli bir başka meseleye geliyoruz. Madem aynı yaratıcıya inanıyoruz, neden farklı dinlere mensubuz? Kur’an’ın Ehl-i Kitaba yönelttiği hitapların önemli bir bölümünün Allah’ın birliği, O’na nispet edilen özellikler, peygamberlerin konumu ve vahyin anlaşılması etrafında şekillendiğini görüyoruz.

Örneğin Nisâ Suresi’nin 171. ayetinde Hristiyanlara hitaben Hz. İsa’nın Allah’ın elçisi olduğu belirtilir; Allah’ın birliği vurgulanır ve O’na çocuk isnat edilmemesi istenir. Bu ayet, İslam ile Hristiyanlık arasındaki temel teolojik farklılıklardan birine temas etmektedir. Ana akım Hristiyanlık da kendisini tek Tanrı’ya inanan bir din olarak tanımlar. Ancak Teslis ve Hz. İsa’nın ilahî mahiyeti hakkındaki öğretisi, İslam’ın tevhid anlayışından esaslı biçimde ayrılır.

Yahudilik ise Allah’ın birliğini kuvvetle vurgulamakla birlikte, Hz. İsa’nın ve Hz. Muhammed’in peygamberliği gibi konularda İslam’dan ayrılır. Dolayısıyla farklılıklarımızın yalnızca Allah’a verilen isimlerden veya O’nun bazı sıfatlarının farklı yorumlanmasından ibaret olmadığını da kabul etmek gerekir. Fakat bütün bunlar, Kur’an’ın açıkça dile getirdiği ortak yaratıcı anlayışını ortadan kaldırmaz.

Burada birbirinden ayrılması gereken iki soru vardır:

1- İnandığımız yaratıcı aynı mıdır? 2- O yaratıcı hakkında inandığımız her şey aynı mıdır?

Kur’an’ın Ehl-i Kitap anlayışı, birinci soruya ortaklık temelinde yaklaşırken ikinci soruda önemli farklılıkların bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bu ayrımı gözetmek, kendi inancımızı muhafaza ederken başkalarının inancını daha doğru anlamamıza yardımcı olabilir. Bir insanla bazı noktalarda aynı düşüncede olmamak, onun bütün inanç dünyasının bize yabancı olduğu anlamına gelmez.

5. Kur’an’ın Ehl-i Kitap Hakkındaki Dengeli Dili

Kur’an’ın Yahudi ve Hristiyanlardan söz eden bütün ayetlerini yalnızca eleştirel olanlar üzerinden okumak, onun sunduğu tablonun tamamını görmemizi zorlaştırabilir. Ve daha da önemlisi kendi kutsal kitabımızın bize vermek istediği bazı önemli bakış açılarını gözden kaçırmamıza neden olabilir.

Kur’an’ın Ehl-i Kitap hakkında kullandığı dilin en dikkat çekici yönlerinden biri, eleştirinin hiçbir zaman rahmet kapısını bütünüyle kapatan bir üsluba dönüşmemesidir. Kur’an, yanlışları ve düzeltilmesi gereken noktaları açıkça dile getirirken, dönüş ve tövbe imkânını daima canlı tutup tövbe edildiği halde her zaman rahmet kapısının açık olduğundan söz eder. Bu bakımdan Ehl-i Kitap’tan söz eden ayetlerde yalnızca hüküm veren, dışlayan ve son noktayı koyan bir dil değil; insanı yeniden Allah’a yönelmeye çağıran bir rahmet dili de vardır. Bu açıdan Müslümanlar olarak bizim de üslubumuzu ve duruşumuzu bu minvalde yeniden gözden geçirmemiz güzel olur.

Mesela Yahudilerden söz edilen ayetlerde, onların hataları ve Allah’ın emirlerine karşı tutumları eleştirildikten sonra, çoğu zaman tövbe edenlerin, iman edip salih amel işleyenlerin ve kendilerini düzeltenlerin bu hükmün dışında tutulduğu görülür. Bu istisnalar, Kur’an’ın insanı geçmişteki hatasına mahkûm etmediğini veya sadece etiket üzerinden tek taraflı cezalandırıcı ve kötüleyici üslupla mahkum edilmediğini gösterir. Bir topluluğun yanlışları anlatılırken bile, o topluluğun içinden hakikate dönenlerin ve Allah’ın rahmetine yönelenlerin bulunabileceği hatırlatılır. Bu şekilde etiketleyici dilden hep uzak durur Allah-u Teala Kuran’ında.

Kur’an’ın Yahudilerden bahsederken kullandığı bir başka dikkat çekici üslup da şudur: Onları eleştirirken aynı zamanda Allah’ın kendilerine verdiği özel nimetleri ve ikramları hatırlatır. Allah’ın onları bir dönem âlemlere üstün kıldığını, peygamberler gönderdiğini, kitap verdiğini ve kendilerine başka topluluklara nasip olmayan nimetler lütfettiğini bildirir. Bu hatırlatma, onların tarihî ve dinî konumunu bütünüyle yok saymayan bir yaklaşıma işaret eder. Kendilerine verilen ikramlar, doğru yolda yürümeleri ve Allah’ın ahdine sadık kalmaları için bir emanet niteliğindedir.

Burada son derece dikkat çekici bir denge vardır: Kur’an, Yahudilerin yanlışlarını eleştirirken onları Allah’ın rahmetinden bütünüyle mahrum ilan etmez; doğru yolun ne olduğunu gösterirken de tövbe ve dönüş kapısını açık bırakır. Sanki her eleştirinin ardından, “Eğer dönerseniz, iman eder ve kendinizi düzeltirseniz durum başkadır” anlamını taşıyan bir imkân alanı bırakılır. Bu, Kur’an’ın insanı yalnızca suçlayan değil, onu kurtuluşa çağıran bir kitap olduğunu gösterir. “Onların (Kitap ehlinin) hepsi bir değildir.” Âl-i İmrân Suresi, 3:113

Devamındaki ayetlerde Allah’a ve ahiret gününe inanan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran, hayır işlerinde yarışan Ehl-i Kitap mensuplarından övgüyle söz edilir.

Bu ifade başlı başına üzerinde düşünülmeye değerdir.

“Hepsi bir değildir.”

Kur’an, bir topluluğu değerlendirirken o topluluğun bütün fertlerinin aynı tutumlara, aynı ahlaka ve aynı davranışlara sahip olmadığını hatırlatmaktadır.

Bu yaklaşım, insanlarla kurduğumuz ilişkilerde bize de önemli bir ölçü sunar. Demek ki biz de bazen düşülen etiketleyici, mahkum edici ve mutlak ötekileştirici üsluptan bizim de uzak durup Kuran ahlakıyla ahlaklanıp şefkatli ve dengeli bir bakış açısı edinmemiz iyi olacaktır.

Nitekim Kur’an, Mümtehine Suresi’nin sekizinci ayetinde, Müslümanlarla dinlerinden dolayı savaşmayan ve onları yurtlarından çıkarmayan kimselere iyilik yapılmasını ve adaletle davranılmasını yasaklamadığını bildirir. Burada iyilik ve adaletin muhatabı yalnızca Müslümanlar değildir.

Kur’an, Ehl-i Kitap içinde Allah’a samimiyetle yönelen, geceleri O’na ibadet eden, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran insanların bulunduğunu da bildirir. Âl-i İmrân Suresi’nde şöyle buyurulur: “Hepsi bir değildir. Ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Onlar Allah’a ve âhiret gününe inanır, iyiliği emreder, kötülükten meneder ve hayırlı işlere koşuşurlar. İşte onlar iyi insanlardandır. Onların yaptığı hiçbir hayır karşılıksız bırakılmayacaktır. Çünkü Allah, takvâ sahiplerini çok iyi bilir.” Âl-i İmrân Suresi, 3:113-115

Bu ayetler, Hristiyanlar ve Yahudiler arasında hakikate yönelen, ibadet eden, ahlaki ve imani sorumluluk taşıyan ve hayırlı işler yapan bir grubun bulunduğunu açıkça ortaya koyar. Üstelik onların iyiliklerinin Allah katında karşılıksız bırakılmayacağı bildirilir. Bu, Ehl-i Kitap hakkında konuşurken rahmet kapısının ne kadar açık bırakıldığını gösteren en çarpıcı ifadelerden biridir.

Elbette bu ayetleri İslam’ın teolojik hakikatlerini ortadan kaldıracak şekilde yorumlamak doğru değildir. Ancak ayetlerin açıkça ortaya koyduğu bir gerçek vardır: Ehl-i Kitap mensupları arasında Allah’a yönelen, ibadet eden, iyiliği savunan ve hayırlı işler yapan kimseler vardır; Allah da onların samimiyetini ve amellerini bilmektedir.

Hz. Peygamber’in hadislerinde de Ehl-i Kitap içinde hakikate yakın, adaletli ve samimi kimselerin bulunduğuna işaret eden rivayetler vardır. Bu rivayetler, Kur’an’ın “hepsi bir değildir” ilkesini destekler. Dolayısıyla bir topluluğun tamamını tek bir hüküm altında değerlendirmek, Kur’an’ın dengeli ve ayrıştırıcı olmayan yaklaşımıyla bağdaşmaz.

6. Dinlerin İki Yönü: Ahiret Sorumluluğu ve Dünya Hayatı

Farklı dinlerin inanç sistemleri, ibadetleri ve ahiret tasavvurları birbirinden ayrılabilir. Her din, kendi mensuplarına insanın ölümden sonraki hayatına dair belirli bir anlayış sunar; kurtuluşun, sorumluluğun, iyiliğin ve doğru yolun ne anlama geldiğini kendi inanç çerçevesi içerisinde açıklar.

Bu sebeple her dinin ahirete bakan kendine özgü ölçüleri, öğütleri ve takip edilmesini istediği bir yol vardır. O dine inanan kişi, ahiretle ilgili sorumluluklarını kendi inancının öğretileri doğrultusunda anlamaya çalışır. Başka bir dine mensup kişi ise aynı meseleleri kendi dininin ölçüleriyle değerlendirir.

Dolayısıyla farklı dinlerin ahiret konusunda farklı hükümler ve kurtuluş anlayışları ortaya koyması, dinlerin kendi iç bütünlükleri bakımından anlaşılabilir bir durumdur. Bir dinin mensuplarının kendi inançlarını doğru yol olarak görmeleri ve ahiretteki karşılığı kendi inançları çerçevesinde değerlendirmeleri, o dinin doğal bir sonucudur.

Ancak bu farklılıkların önemli bir özelliği vardır: Bunlar esas olarak ahirete ilişkin inançlardır. Ahirette kimin nasıl değerlendirileceği, hangi ölçülerin geçerli olacağı ve kurtuluşun nasıl anlaşılacağı konusunda farklı dinlerin farklı kabulleri bulunabilir. Fakat bu meseleler, dünyada birbirimize öteki gözüyle bakmamızı, birbirimizin varlığından rahatsız olmamızı, varlığımızın huzursuzluk kaynağı olmasını gerektirmez.

Kur’an’ın açık ilkelerinden biri şudur: “Dinde zorlama yoktur.” Bakara Suresi, 2:256

Bu ayet, inancın zorla kabul ettirilemeyeceğini ortaya koyar. Çünkü iman, insanın iradesiyle yöneldiği bir kabul ve teslimiyet meselesidir. Zorla söyletilen bir söz, insanın kalbindeki inancı meydana getirmez.

Kur’an başka bir ayette şöyle buyurur: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette toptan iman ederlerdi. Böyle iken sen mi insanları, inanmaları için zorlayacaksın?” Yûnus Suresi, 10:99

Bu ayet, Allah’ın insanları tek bir inanç üzerinde zorunlu olarak birleştirmediğini, insanlara irade ve tercih alanı tanıdığını gösterir. Allah dileseydi bütün insanları aynı inançta yaratabilirdi. Fakat dünyadaki imtihanın, sorumluluğun ve tercihin anlam kazanması için insanlara seçme imkânı verilmiştir.

Kur’an’da ayrıca şöyle buyurulur: “Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar ihtilaf etmeye devam edeceklerdir.” Hûd Suresi, 11:118

Bu ayet, insanlar arasındaki farklılıkların varlığını inkâr etmeden onları anlamaya davet eder. Farklı inançların, toplulukların ve düşüncelerin bulunması, dünyadaki insanlık tecrübesinin bir parçasıdır. Bu farklılıklar karşısında bize düşen görev, insanları zorla tek bir inanca sokmaya çalışmak değil; kendi inancımızı güzel bir şekilde yaşamak, hakikati hikmetle anlatmak ve adaleti korumaktır. Yani bu dünyada hep birlikte, farklılıklarımızla ve benzerliklerimizle her şeyimizle mutlu olmaktır.

Kur’an, Hz. Peygamber’e de şöyle seslenir: “Sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin.” Gâşiye Suresi, 88:21-22

Peygamberimizin görevi insanları zorlamak değil, tebliğ etmek, uyarmak ve güzel bir örneklik ortaya koymaktır. Bu ilke, farklı inançlara mensup insanlarla ilişkilerimiz bakımından da önemli bir ölçü sunar.

İslam’ın dünyaya bakan yönü, insanların huzur içinde, adaletle ve güven içerisinde yaşayabilmesini önemser. Bu nedenle farklı inançlara mensup insanların aynı toplumda barış içinde yaşaması, birbirlerinin haklarına saygı göstermesi ve birbirlerine zulmetmemesi Kuran’ın Müslümanlara açık emridir.

Kur’an şöyle buyurur: “Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah adaletli davrananları sever.” Mümtehine Suresi, 60:8

Dinlerinden dolayı Müslümanlarla savaşmayan, onları yurtlarından çıkarmayan insanlara iyilik ve adaletle davranmak Allah’ın sevdiği bir davranış olarak gösterilmiştir.

Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret ettikten sonra farklı din ve kabilelere mensup topluluklarla bir arada yaşamanın esaslarını belirleyen Medine Vesikası’nı hazırlaması da bu anlayışın tarihî bir örneğidir. Bu sözleşme, farklı toplulukların ortak bir şehir düzeni içerisinde güvenlik, sorumluluk ve karşılıklı hukuk temelinde yaşayabileceğini göstermiştir.

İslam tarihindeki uygulamalarda da farklı inançlara mensup toplulukların hayat hakkının korunmasına yönelik örnekler bulunmaktadır. (Nitekim Persler üzerine giden Müslümanlara kazanırsanız ordaki yetel sinlere dinlerini yaşama alanı tanıyın öğüdü verilmesi) Ancak bu tür tarihî rivayetleri aktarırken kaynakların güvenilirliğine ve olayların bağlamına dikkat etmek gerekir. Genel ilke açıktır: Bir topluluğun Müslüman olmaması, onun canına, malına, ibadetine ve temel haklarına yönelik haksızlığı meşru hâle getirmez.

Bu noktada dinlerin dünyaya bakan yönleri arasında önemli bir ortaklık bulunduğu söylenebilir. Dinler, kendi inanç sistemleri içerisinde insanın dünyada huzurlu, güvenli, ahlaklı ve anlamlı bir hayat sürmesini ister. Adalet, merhamet, doğruluk, yardımlaşma, emanete riayet, zulümden kaçınma ve insan onurunu koruma gibi değerler, farklı dinlerin ahlaki öğretilerinde çeşitli biçimlerde karşımıza çıkar.

Elbette dinlerin ayrıntılı hükümleri aynı değildir. Fakat dünyaya bakan yönleriyle insanın iyiliğini, toplumun huzurunu ve kötülüğün azaltılmasını hedeflemeleri bakımından ortak bir zemin bulunmaktadır.

Bu nedenle ahirete ilişkin farklı inançlarımızı dünyada birbirimize baskı kurmanın gerekçesi hâline getirmemeliyiz. Ahirette kimin nasıl değerlendirileceği Allah’ın hükmündedir. Bizim dünyadaki sorumluluğumuz ise adaleti gözetmek, zulmetmemek, insanlara iyilikle davranmak ve kendi inancımızı zorbalıkla değil güzel ahlakla temsil etmektir.

7. Aynı Yaratıcının Kulları Olarak Birbirimize Bakabilmek

Bütün bu ayetlerin üzerinde düşündüğümde, Ehl-i Kitap kavramının yalnızca bir dinî sınıflandırmadan daha derin bir anlam taşıdığını hissediyorum.

Bu kavram, farklı vahiy gelenekleri arasındaki tarihî ve teolojik bağları hatırlatıyor.

Bir Müslüman için Hz. Musa yabancı bir dinin peygamberi değildir. Hz. İsa başka bir tanrının elçisi değildir. Hz. Meryem yalnızca Hristiyanların saygı duyduğu bir şahsiyet değildir.

Onların hepsi İslam’ın iman ve hürmet dünyasında çok çok önemli bir yere sahiptir.

Bu durumda, Hz. Musa’ya inanan bir Yahudiyle veya Hz. İsa’ya gönülden bağlı bir Hristiyanla karşılaştığımızda, farklılıklarımıza rağmen aramızdaki bu tarihî ve manevi ortaklığı neden daha fazla hatırlamayalım?

Elbette herkes kendi inancını doğru kabul etme, onu yaşama ve savunma hakkına sahiptir. Dinler arasındaki farklılıkları görmezden gelmek de bu farklılıkların tamamının önemsiz olduğunu söylemek de gerekli değildir.

Fakat kendi inancına bağlı olmakla başkasına saygı duymak birbirinin zıddı değildir.

Bir Müslüman, kendi dininin ahiret anlayışına bağlı kalırken başka insanların da kendi inançları doğrultusunda yaşamalarına saygı gösterebilir.

Belki de gerçek bir dinî olgunluk, farklılıkları açıkça görebildiği hâlde insanlara karşı nezaketini, merhametini ve adaletini koruyabilmektir.

Sonuç: Farklılıkların Ötesinde Hatırlamamız Gereken Bir Hakikat

Kur’an’ın Ehl-i Kitap ile ilgili ayetlerini birlikte düşündüğümüzde, karşımıza hem ayrılıkları hem ortaklıkları tanıyan zengin bir anlayış çıkmaktadır.

Bir yanda tevhid inancının korunması, vahyin doğruluğu ve peygamberliğin mahiyeti hakkında açık hükümler vardır. Diğer yanda ortak yaratıcıya yapılan vurgu, geçmiş peygamberlere duyulan hürmet, Ehl-i Kitabın iyiliklerinin takdir edilmesi ve farklı inanç mensuplarıyla adaletli ilişkiler kurulması yönündeki öğütler bulunmaktadır.

Bunlar birbirinin alternatifi değil, Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde birlikte düşünülmesi gereken hakikatlerdir.

Dinlerin ahirete bakan yönleri farklı olabilir. Her din, kendi mensuplarına ahiret hayatını, kurtuluşu, sorumluluğu ve doğru yolu kendi inanç sistemi içerisinde açıklar. Bu farklılıklar, dinlerin kendi kimliklerinin ve inanç bütünlüklerinin bir parçasıdır.

Fakat dinlerin dünyaya bakan yönünde önemli bir ortaklık vardır: İnsanların huzur, güven, adalet ve iyilik içerisinde yaşaması.

Bu nedenle ahirete ilişkin farklılıklarımızı dünyada kavga sebebi hâline getirmemeliyiz. Ahiretteki hüküm Allah’a aittir. Dünyadaki görevimiz ise birbirimize saygı duymak, adaleti korumak ve iyilikte yarışmaktır.

Müslümanlar olarak iman kardeşliğimizin kıymetini korurken Ehl-i Kitap ile aramızdaki ortak yaratıcı inancını da daha derinlikli kavrayabiliriz.

Hatta bu düşünceyi bütün insanlığı kuşatan daha geniş bir merhamet ve adalet anlayışına taşıyabiliriz.

Çünkü bizler, bütün insanlığın tek bir Allah tarafından yaratıldığına inanıyoruz.

O hâlde aynı yaratıcıya iman eden insanlarla aramızdaki yakınlığı hatırlamak, farklılıklarımızı anlamaya çalışmak ve bütün insanlara karşı güzel ahlakla davranmak, imanımızın hayatımıza yansıyan güzel bir tezahürü olabilir.

Kendi inancımızın ahiret anlayışına bağlı kalırken, başkalarının da kendi inançları doğrultusunda yaşama hakkını tanıyabiliriz. Dünyada barış içinde yaşamak, ahiretteki bütün hükümlerin aynı olduğunu kabul etmek anlamına gelmez. Aynı şekilde, ahirette farklı inançlara sahip olmak da dünyada düşman olmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.

Ve belki de bu mesele üzerine düşünürken en çok hatırlamamız gereken ifade, Kur’an’ın Ehl-i Kitaba yönelik şu sözüdür:

“Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir.” Ankebût Suresi, 29:46

Giriş
0% · 17 dk