Reflections

Kahrın da Hoş Lütfun da Hoş

22 Ağustos 20269 dk okuma1.808 kelime

Kaybetmek imanın bozulduğu yer değil, imanın ispat edildiği yerdir. Muhterem F. Gülen Hocaefendi ve Bediüzzaman Hazretleri'nin perspektifinden sabır, rıza ve helalleşme üzerine.

Başlamak için kaydır

Kahrın da Hoş Lütfun da Hoş

Bahçıvanın elinden çıkan gül, hangi toprağa düşerse düşsün gül olmaya devam eder; yeter ki gül çürümesin. Son yılların rüzgârı üzerimizden eserken nice insan evini, ailesini, arkadaşlarını, işini; bir karış toprağına kurban olacağı, doğup büyüdüğü, havasıyla suyuyla sevgisiyle sıcacık kültürüyle yoğrulduğu yurdunu geride bırakmak zorunda kaldı. Aradan yıllar geçti, hayatlar yeniden kuruldu-kuruluyor, yaralar kabuk bağlamaya yüz tuttu. Ama içimizde hâlâ kabuk bağlamayan bir sızı, dokunulduğunda "ben hâlâ buradayım" dercesine kendini hatırlatan bir ukde var: "Tüm bunları hak ettik mi?", ”Bunca kayıp neyin bedeliydi?”, ”Bu imtihanın hikmeti neydi?"

Bu soruların kalbimizi de dilimizi de hâlâ meşgul etmesi, yıllar yıllar geçmiş olmasına rağmen bu travmanın hayatımıza etkisinin azımsanmayacak nispette devam ettiğinin kanıtı. Kırgınlık kimi zaman kendini yüksek sesle, yoğun duygularla belli eder; kimi zaman da perdelerin arkasından seslenir ki asıl zorlusu budur. Çünkü fark ettirmeden, ruhumuzu yavaş yavaş kemirir, bizi bize ve geçmişimize yabancılaştırabilir, hatta -hâşâ- kadere itiraz ve şikâyet makamına yerleştirebilir. Her travma yaşamış insanın içinde eriyip gitmeyen o duygudan bahsediyorum: bir sitem, bir "neden ben, neden biz", bir "hesabı kim verecek" hissi.

Bu duyguların insanî ve tabiî olması bir yana, bu travmanın etkilerinden kurtulmak, kötülükleri iyiliklere çevirmek için çabalamak da tam olarak insanî yanımızın ihtiyacı ve gereğidir. Bir yükün tabiî yanımızdan geliyor olması ve aynı zamanda hesabının ahirette zalimden sorulacak olması, o yükü ömür boyu kalbimizde taşımamızı gerektirmiyor. Kötülükleri iyiliklere çeviren ve kendisine iman edenleri hep kazançlı çıkaran Allah'tan, evvela bu aciz-fakir kulunu, sonra da aziz muhlis abilerimi ve kardeşlerimi doğruya, hakikate ve feraha ulaştırmasını niyaz ediyorum.

Peki içten içe kalbimizi kemiren, hayattan lezzet almamızın ve Allah'ın üzerimizdeki nimetlerini şükürle ve minnetle anmamızın önüne sed çeken bu ağır hissiyatı nasıl aşacağız? Her sabah uyandığımızda en içten şükür duygularıyla derin bir "oh be" diyebilmeyi nasıl başaracağız? Bilinçaltımıza yapışmış o kirli ithamların sinsi yükünden nasıl kurtulacağız? Bu travmayı, bir daha geri dönmemek üzere nasıl geride bırakacak, yeniden hür kuşlar gibi bir kalbe nasıl sahip olacağız? (Bunu demek benim haddimi aşsa da) yeniden ilkler gibi nasıl olacağız; yahut Muhterem Hocaefendi'nin ifade ettiği gibi, yeniden nasıl dirilip ağırlıklarımızdan kurtulup kutlu yoldaki yeni ufuklara revan olmaya devam edeceğiz?

Psikoloji ve psikiyatride ağır travma yaşamış insanlarla yürütülen tedavilerin merkezinde neredeyse hep aynı hedef durur: kişiyi kendi kalbindeki öfkeden, kinden ve nefretten kurtarmak; yaşananları ve kendisini affedip sırtındaki bu ağır yükü yere indirebilmesi için ona yol göstermek. Çünkü öfke, muhatabına asla ulaşmayan bir zehirdir; kabında durur ve kabı çürütür. Zulmü yapan çoktan kendi hayatına devam etmiştir; geceleri uykusu kaçan, iştahı kesilen, sevincini yarım yaşayan, çocuğunun kahkahasını duyduğu anda bile içine bir bulut çöken taraf hala o travmanın acısını kalbinde taşıyan mazlumdur. Affetmek zalimin lehine bir jest değil, mazlumun kendi sıhhatini geri alması, kendi hayatını zalimin elinden bir kez daha kurtarmasıdır.

Kinin olduğu yer cennet olamıyor

Kur'an-ı Kerim cennet ehlini anlatırken, onların göğüslerinde kin namına hiçbir şey bırakılmadığını haber verir. A'râf sûresinin 43. ayetinde şöyle buyrulur: "Biz o mü’minlerin göğüslerinde diğer insanlara karşı kin, haset, suizan nâmına ne varsa hepsini söküp çıkarırız. Altlarından da ırmaklar akar. Onlar: “Bizi buna eriştiren Allah’a hamdolsun! Eğer Allah bize doğru yolu göstermeseydi biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık. Demek Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmişler” derler. Onlara şöyle seslenilir: “Dünyada yaptığınız iyi amellere karşılık mirasçı olduğunuz muhteşem cennet işte budur!"

Hicr sûresinin 47. ayetinde de aynı hakikat tekrarlanır: "Biz, o cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar."

Cennet'te bu kardeş kardeş yaşama fiilinin kalplerdeki kinin çıkarılmış olmasıyla ilişkilendirmesi çok enteresan bi nükte değil mi? Demek ki cennette kin yok; kinin bulunduğu yer de cennet olamıyor. Allah'ın bunca kıymet verdiği mümin kalbinde cennetvari bir huzuru yaşayabilmek için ruhumuzu saran kin ve kırgınlıklardan kurtulmanın yollarını aramak, demek ki tam da Kur'anî bir yol. Cennetin soluğunu daha burada duyabilmek, Rabbimizin yakınlığını kazanabilmek için kalbimizi kinden, nefretten ve kötü düşüncelerden temizlemeliyiz demek ki. Bize zulmedenlere karşı bile...

O'ndan geldiyse kaybetmek de güzel

Bakara sûresinin 155 ve 156. ayetlerinde Cenab-ı Hak, müminleri korkuyla, açlıkla, maldan ve candan eksiltmeyle deneyeceğini haber verir; hemen ardından da sabredenleri müjdeler. Her denemeyle, her zorlukla bizi terbiye eden, adım adım inşallah kendisine muhatap ve cennetine ehil hâle getiren Allah'a hamdolsun.

Bu imtihanlara karşı, aslında canımızı sıkmamalıyız demek ki. Âşık, maşukuna giden yolda çektiği zahmeti zahmet mi sayar yoksa o yola can kurban deyip aşkla şevkle mi yürür, o zahmeti rahmet mi görür? Peki bizi asıl Sevgili'ye götüren yol için aynısını diyemez miyiz? Öyle bir Sevgili ki, bize varlık vermek gibi bir lütufta bulunmuş; bir damla sudan yaratmış; annemizin karnındaki katman katman karanlıklar içinde bizi aşama aşama şekillendirmiş... Yaşadığımız her anımızda, anlamakta bile zorlandığımız nice ince sanatlarla mucizevî şekillerde bizi yaratmaya devam ediyor, ihtiyaçlarımızı gideriyor, bizi hayatta tutuyor; yediriyor, içiriyor, seviyor, sevdiriyor...

Var ettikten sonra an be an bizi hayatta tutan; trilyonlarca hücrelerimizde her saniyede trilyonlarca reaksiyonu gerçekleştiren, en küçük bir kas hareketimizi bile mucizevi şekilde yaratan, şuurunda bile olmadığımız hayati fonksiyonlarımızı bize farkettirmeden devam ettiren O. İç dünyamızdaki nimetlere ek olarak dış dünyamızı da kuran; havayı, suyu, toprağı, canlılar âlemini, yıldızları, güneşleri ayağımıza seren ve hepsini bize hizmet ettiren, bizim için yaratan O.

Vâkıa sûresi 83-85. ayetlerde buyrulduğu gibi ölüm anımızda bile en yakınımız, dostumuz, arkadaşımız, sahibimiz olacak olan O: "Hele can boğaza gelip dayandığında, o vakit can çekişenin yanında bulunan sizler, elinizden bir şey gelmez, sadece çâresizlik içinde seyredersiniz. Biz ona sizden daha yakınızdır, fakat siz göremezsiniz."

An be an bizi nimetleriyle perverde eden, hayatta sevdiğimiz ve kalbimizi bağladığımız her güzel şeyden daha güzel olan Rabbimiz ne hoş? Her dünyevî sevgide gizli bir menfaatimizin bulunduğunu da hatırlarsak, bizden istediklerini sadece ve sadece bizim iyiliğimiz ve mutluluğumuz için isteyen, tek ve yegâne Sevgili O Allah (c.c.) ne güzel.. O'ndan gelenler ne güzel.. O'nun uğrunda sıkıntılara katlanmak ne güzel.. Her canlıyı O'nun olduğu için sevmek ne güzel.. O'na gidecek olmak ne güzel.. Kahrı da lütfu da ne hoş?

O hâlde Bakara sûresindeki o ayette "iman edenler" hitabına muhatap olmak, kâinattaki hiçbir şeyle değiştirilmeyecek bir onur değil midir? Kâinatın Sahibi bize "mümin" diye sesleniyor. O'nun sevgisine mazhar olunan çatının altında bulunmak paha biçilemez bir şey değil midir? O kutlu rahmet yağmurunda ıslanmaya niyet etmiş biz kullarına sabrettiğimiz takdirde verilen müjde de bir tesellinin ötesinde, doğrudan bir bayram değil midir?

Çok sevdiğimiz bir ünlüden bize bir selam gelse mutluluktan havalara uçmaz mıyız? Âşığa maşukundan bir haber geldiğinde, haberin muhtevasından çok, maşukunun alakasına mazhar olmak kalbinde kelebekler uçuşturmaz mı, sevinçten hop oturur, hop kaldırmaz mı? Ya Sevgililer Sevgilisi olan, hayranı olduğumuz ünlüler, çok sevdiğimiz eşimizin dostlarımızın, malın-mülkün asıl sahibi Rabbimiz, sabreden şükreden kulları için bu benim kulum deme lütfunda bulunuyorsa?..

Demek ki dünyalık her şey, güzeller güzeli gerçek Sevgili'yle aramızdaki irtibat nispetinde güzel. Demek ki Güzel'den gelen her şey güzel. Demek ki O'ndan geldiyse kazanmak da güzel, kaybetmek de güzel. Kazanmak, O'nun yolunda sarf edip rızasına mazhar olmak için bir fırsatsa; kaybetmek de O'ndan gelene sabredip sevgimizi, imanımızı ispat ederek O'na daha yakın olabilmemiz için kıymetli bir yükseliş rampası ise hepsi güzel değil midir?

Musibeti istemek elbette olmaz; ama böyle bakınca, biz istemesek de hayatın gerçeklerinden olan kayıpların, zorlukların, imtihanların, dünyevi kazançlardan daha kıymetli bir tarafı olduğu görünmüyor mu? Ebedi hayatı kazanmaya vesile olan kayıplar, dünyevi kazançlardan daha büyük kazanç değil mi? Sabır, tam da bu kayıplar karşısında bir amudî yükseliş vesilesi değil mi? Her tokatta "Allah'ım, tokatla bile Sana muhatap olmak ne büyük sürur" diyebilmek ne güzel. Kaybetmeyi, imanın bozulduğu yer değil imanımızı ispat ettiğimiz yer olarak kullanmak ne güzel. Allah (c.c) bizi kendisine kul kabul eylesin.

Bir yaprak dahi O'nun izni olmadan kıpırdamazken, başımıza gelen hiçbir şey O'nun ilminin dışında değil. Bir ev elimizden alındığında Rabbimiz o eve kalbimizde ne kadar yer verdiğimize bakıyorsa, orada "Allah'ım, ben Sen'i istiyorum" diyebilmek ne büyük sürur. İşimiz, makamımız gittiğinde o makamı mı yoksa O(c.c.)'nu mu daha çok sevdiğimize dair kalbimizi yoklayan Rabbimize, "Allah'ım! Makam neymiş, ev neymiş, mal neymiş mülk neymiş; (Hocaefendi'nin dediği gibi) ben Sen'i istiyorum, Sen, ille de Sen!" diyebilmek ne büyük sürur.

Karanlığın içinden bakabilmek

Aynı davayı bir önceki asırda omuzlayan Bediüzzaman Hazretleri'nin duruşu da oturup ağlanacak nispette samimi bir ders değil mi? Kendi kalemiyle şöyle der: "Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti."[1]

Bir düşünelim: zor zamanlar bittikten, o sürecin sonundaki nurlu hikmetler görüldükten ve güzel yarınlara ulaşıldığını gördükten sonra o meseleleri değerlendirmek, güzel bakmak ne kolay. Zor olan, yolun sonunu göremiyorken, o zor-karanlık günlerin tam ortasında yarınlara ümitle bakabilmek. Üstad Hazretleri sürgünden sürgüne gönderilirken bizi tanımıyordu. Davasının milyonların kalbinde yankı bulacağı günler henüz gelmemişti, yoktu. Van'dan alınıp Burdur'a, Isparta'ya, Barla'ya, Afyon'a götürüldüğü günleri düşünelim. Tüm ömrünü zindanlarda geçiriyor, sonu gelmeyen bir esaret... Defalarca zehirleniyor, kimseyle görüştürülmüyor... Karanlıklar içinde karanlıklar.

Bu süreçte dünyevî hiçbir dayanağı yok: evi yok, barkı yok, sırtını yaslayacağı bir eşi, bir çocuğu yok. Ömrü sürgünlerle, yoklukla, soğuk zindanlarda geçiyor. O, kat kat karanlıkların içinde ne bizi tanıyordu ne bu güzellikleri görmüştü; o kışta gelmişti kışı iliklerine kadar yaşıyordu. Kışın tüm çetinliğine, gecenin tüm karanlığına rağmen o zoru başarabilmişti.

Hz. İbrahim ‘in Kabe’yi inşasına benzetirim bu duruşu. Bir çölün ortasında bir yapı inşa ederken gözbebeğimiz Mekke’nin bu halini görseydi.. Hz. İbrahim, kimsenin olmadığı, çölün ortasındaki o boş vadide Kabe'yi inşa ederken bu günler ufukta yoktu. Her hayırlı inşa böyle değil midir? Hocaefendi Erzurumdan kalkıp Edirneye, İzmire gittiğinde, etrafında henüz kimse yokken, nurlu tohumları sabırla saçmaya çalışırken ne kadar da Hz. İbrahim e benziyordu, Üstad Hazretleri mahkeme mahkeme dolaştırılırken çekilin ben gelecek aydınlık nesle konuşacağım derken ne kadar da Hz. İbrahim'e benziyordu..

İşte hayranlık duyulacak olan da bu. Katman katman karanlığın içinde ümidi capcanlı tutarak inanmaya devam etmek; Allah'a o denli güvenmek, O'nun yolundaki davada o denli sadakat ve aktif sabır göstermek; "bir gün Hak galip gelecek, her taraf çiçek açacak" diye inanıp ayakta kalabilmek.. Ne büyük iş!

Gelin biz de imanımızı tazeleyelim. Karanlıklar kat be kat bile olsa, Hz. İbrahim gibi, Üstad Hazretleri gibi, Hocaefendi gibi imanımızla dimdik duralım. Karanlıkları verene şükredip kalbimize negatif hiçbir duygunun girmesine izin vermeyelim. Hakk'ın nurdan aydınlığına inanalım. İçimiz bir kere daha sürurla dolsun. Olana bitene, başımıza gelene ve gelmeyene, içimizde en ufak bir ukde kalmadan, tüm kalbimizle bir "oh" çekip elhamdulillah diyelim. Her işin arkasında Allah'ın rahmet elini görelim. O'nun azameti, hikmeti ve rahmeti karşısında imanla eğilelim. Ve her günümüze bu şükran ve teslimiyet hisleriyle, coşkuyla uyanalım.

O hâlde gelin, hep beraber bir kez daha el ele verelim: iyi olalım, hür olalım, mutlu olalım; şükran hisleriyle imanımızı şahlandırmanın yollarını arayalım. "Hû" deyu deyu düşelim yoluna, onlar bizi bırakmadan keselim alaka-i kalbimizi dünyalıklardan, geçip bu karanlıklardan, koşturalım yepyeni ufuklara, çıkalım taptaze aydınlıklara. Sevelim yaratılanı Yaratan'dan ötürü, dönelim diğer yanağımızı bize tokat atana, affedelim zalimi bile, serelim kalplerimizi ayaklar altına, gönüllere talip olalım "Hû" deyu deyu.

[1] Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, Tahliller.

Giriş
0% · 9 dk